Ha 2, 2012
4 yorum

baya gülmüştüm.

nediyordum:

bulundukları kamp sırasında “hazır tavuk bulmuşuz bari fantastik bir şeyler yapalım kuru kuruya pişirmeyelim” düsturuyla harekete geçen bir takım gencin başına gelen diğer bir takım enstantaneler.

ağır uzun hava ve hüzün içerir.

Ha 1, 2012
0 yorum
Mayıs 31, 2012
23 yorum

8 yaşındayım, yaz tatilindeyiz. 2.sınıftan 3. sınıfa geçtiğim sene. Dedemin köydeki evinde tek başıma oturuyorum. Annem bana zorla Gülten Dayıoğlu okutturmayı düstur haline getirmiş. Yeşil Kiraz 2 kitap halinde ama ben köye giderken yanıma 1. kitabı almayı unuttuğumdan önce 2. kitabı okumaya başlamıştım. O yıllarda en sevdiğim şiir Mehmet Emin Yurdakul’un Ala Geyik’i ve Orhan Veli’nin Dalgacı Mahmut’u. 

Kitabı bi oturuşta bitiriyorum.Felaket etkileniyorum. Sonrasındaysa bana bir ilham(?) geliyor ve şiir yazmaya karar veriyorum. Ama evde kağıt yok. En sonunda kitabın arka kapağına gözyaşları içinde ilk şiirimi yazıyorum.

Daha sonraki yıllarda şiirle olan yazma hususlu bağımı kestim, rahat olun. 

Ayrıca, serbest nazımcıymışım ezelden. Orhan Veli sağ olsun. 

Mayıs 30, 2012
3 yorum

çucuklar,


Gün içinde gene ders çalışmamak için bir takım ıvır zıvır şiirler okurken akşama misafir geleceğini öğrenerek mutfağa girdim.

Misafir gelecekti öyleyse hamur açılmalıydı. Taktım yazmamı başıma, sıvadım kolları, açtım hamuru.

O sırada zil çaldı ben de kim bu diye balkona koştum. SARI BEZE ellerimi sildim ama hala hamur kalmıştı ellerimde

Gelenler arkadaşlarım Ahmet, Can ve Selin’di. Geçerken bana merhaba demek ve beni de dışarı çıkartmak için gelmişlerdi.

Arkadaşlarımı gördüğüm için bir anda sevinip AMEED CIIIAAN SELİİEEĞN GELİN GELİN ÇUCUKLAR dedim.

ve bana LEYLA TEYZEE DUYGUYU ÇAĞIRIR MISIIN? dediler… sırf BAŞIMDA YAZMA VAR DİYE BENİ ANNEM SANDILAR.

Annem 42 yaşında, ev hanımı ve benden tam 15 santim kısa. BİLMEM ANLATABİLİYOR MUYUM? SABAHTAN BERİ YASTIKLARA SARILDIM AĞLIYORUM……..

Mayıs 30, 2012
229 yorum
HAYIRLI GECELER KARDEŞLERİM.
boğazınıza dursun.

HAYIRLI GECELER KARDEŞLERİM.

boğazınıza dursun.

(Kaynak: ortmenimcnmbnm, hayatbazenfazlasunshine gönderdi)

Mayıs 30, 2012
0 yorum
Anonim sordu: ulan bi gecede 130 kere ezginin günlüğü dinlemişsin şimdi lastfmde gördüm. yuh dedim lan o ne

valla onu ben de anladım artık kazanına mı düştüm o gece naptım. baya bi dinleyesim gelmiş herhalde. 

Mayıs 30, 2012
0 yorum
rakikulkalb sordu: Bulgur pilavı ile başlayan hikaye kime ait? Bayağı güzelmiş:)

onu ben yazmıştım. cesaret edip de yazabildiğim ilk öyküdür kendisi. teşekkür ederim bayağı :)

Mayıs 30, 2012
84 yorum

İç Güveysinden İçlice Bir Hallerdeyim Ben.: Açık konuşayım mı?

agopsalzirvalar:

Ben eksik değilim. Ama sen, öbürü, bi önceki, bir sonraki olacak olan, geçen sefer şunu yapan, beriki sefer bunu diyen adam, tüm o adamlar; hayatıma değip geçen her biriniz, arkadaşlarım, sevgililerim, en yakın arkadaşlarım, çok yakın arkadaşlarım, platonik aşklarım,…

Mayıs 29, 2012
276 yorum
kedilikadinolcakkiz:

- Beni sevmezse ben napıcam onu bilmiyorum.
Beni severse napıcam onu da bilmiyorum.
Bu arada ben onun beni sevmesi için ne yapmam gerekiyo onu da bilmiyorum.
- Bilemiyon çünkü aşıksın yavuz.

kedilikadinolcakkiz:

- Beni sevmezse ben napıcam onu bilmiyorum.

Beni severse napıcam onu da bilmiyorum.

Bu arada ben onun beni sevmesi için ne yapmam gerekiyo onu da bilmiyorum.

- Bilemiyon çünkü aşıksın yavuz.

(Kaynak: benileyleklergetirdi)

Mayıs 29, 2012
2.925 yorum
gokhankiyici:

dıkşın.

gokhankiyici:

dıkşın.

(Kaynak: aaronmacabre)

Mayıs 29, 2012
16 yorum
Mayıs 29, 2012
13 yorum
[Flash 9 is required to listen to audio.]

 Seninle ilk tanıştığımızda merhabalaşan iki insandan fazlası değildik. Sonra nasıl ve ne ara hayatıma bu kadar sızdın, böyle olduk hiç bilmiyorum. Manasızca, ansızın ve çok hızlı oldu. 

Sevdiğimizi anladığımız döneme bu yüzden “karanlık dönem” diyorum. 

Mantıklı bir açıklaması yok. Gözümü açtım, seni gördüm.  

Seninle geçen dört yıla bu yüzden, ömrüm, diyorum. 

Mayıs 29, 2012
10 yorum

Bulgur pilavını çok severim. Şöyle bol domatesli, biberli olacak. Üstüne karabiber ekeceksin. Yanına bol sarımsaklı bir de cacık olacak. Bir kaşık atacaksın dumanı çıkan bulgur pilavından. Aynı anda taze soğandan da ısıracaksın. Pilavın buharı üstünde sıcaklığı, karabiber, soğan aynı anda ağzını yakacaklar ki cacıktan bir kaşık alıvereceksin.

 

 

   Böyle olsaydı şayet her şey fazla yerinde olurdu. Babamın isminin başına rahmetli sıfatını aldığı günden bu güne yedi yıl geçmişti. Kardeşim hiçbir işte tutunamayarak küçük burjuva bir aile olarak kendi çapımızda edindiğimiz servetimizin dibine darı ekme çalışmalarına son gaz devam ediyordu. Annem kendini babamın rahmetli olmasından önce çok kızdığı kadın günleri, ev gezmeleri, sabah programları ve orta kuşak dizilerine vermişti. O güne kadar sadece belgesel tarzı programlar ve Trt2’nin açık olduğu televizyonumuzda artık dünya yıkılsa misket oynamaya devam edecek olan Flash TV  bile izleniyordu. Hayatını romanlardaki derin, görmüş geçirmiş ve romantik kahraman tadında geçirmek isteyen babamın eminim ki mezarında kemikleri sızlıyordur. Fakat rahmetli babacığım şunu da söylemek isterim ki, ne kadar Trt2 de izlesen, ne kadar sahaftan topladığın eski basım kitapları da okusan her şey sen ağzını açana kadar. Ben şahsen şimdiye kadar Muğla ağzıyla konuşan, var oluşçu, görmüş geçirmiş ve romantik bir roman kahramanı görmedim. Bana Beckett şiirleri okurken nasıl da coşardın, o melankoliyi damarlarında hissederdin, Godot kadar umursuz ve marazi bir ruh halini anlatan o şiirler ruhunu nasıl da okşardı… Rahmetli babacığım, ben o şiirleri hiçbir zaman hissedemedim zira o şiirleri okurken senden dökülen her nazal n, her Muğla ağzı benim içime baharla gelen kuşları taşıyordu, Godot kadar umursuz ve marazi olmama imkan yoktu. Sen vardın baba.  Hayatımın eşiği, ömrümün aşkı,  en büyük tutkum:Muhsin Albay…

 

 

   İsmim Nesibe. Anneme, erkek kardeşime ve annemin gün arkadaşlarına göre evde kalmış bir kız kurusuyum. Babama göre şairene güzel bir kızım. Şimdiye kadar bir söz  yüzüğü attım. Fatih, düğüne davet edilecek müstakbel davetlilerden çeyrek altın takmayacak olanları elemeye başlayınca ben de onu müstakbel kocalıktan eledim. O gün aseksüel olmaya karar verdim. Hayatta hiçbir erkek-babamı saymazsak- kalbimi çarptıramadı. Fatih’le sözlenmemin nedeni de Yusuf Atılgan’a inanmaktı. “Kadınların neden evlenmek istediklerini anladım, yalnız kalmak için.”  Diyordu kitabında ve tam o sırada Fatih, platin saçlı annesi, Kahtalı Mıçı’ya benzeyen babası, hayatı su böreği açmaktan ibaret büyük ablası ve içgüveysi eniştesiyle birlikte beni istemeye geldiler. Bir emekli askerin kızı olmam, şimdiye kadar çevre parklardan birinde bir erkekle görüşmemiş, duyulmamış olmam ve babamın şairene sandığının aksine ortalama bir güzelliğe sahip olmam beni istemeye gelmeleri için yeterliydi. Hemen söz yüzüklerini taktık. Fatihlerin aile kasabı vardı. Aile kasabı da ne biçim söz öyle. Sanki adamlar anne koyun, baba koyun ve minik kuzuyu alıp topluca kesip biçiyorlar. Neyse işte ne diyordum. Bunlar aile kasabı olduğu için söz sırasında konu komşuyu çağırıp köfte, ızgara filan dağıtıldı. Köftelerden evine götürüp çoluk çocuk iki öğünlük yemek çıkaranlar bile olmuştur. Fatih’le sözlenmeme en çok mahalleli sevinmiş olmalı.

    Gene lafı çok dağıttım. Babamın kızıyım. Ne kadar okursam okuyayım ağzımda duran bir nazal n var. Lafı nereden alıp nereye vardıracağım hiç belli olmaz. Çok konuşurum. Zaten Ege ağzıyla konuşan birinden az konuşmayı bekliyorsanız  hata edersiniz.

   Sözlenme faslını geçtiysek ben çalçeneliğe devam edebilirim. Annem odamın kapısına gelir, iki kez tık tık eder”Nesibe çay hazır yavrum.” Der. Bu görev ona babamdan miras kaldı. O sabah da ayak bileklerimin bir karış üstünde biten basma eteği giymiştim.  Ayağımda anne terlikleri diye tabir edilen ortopedik terlikler vardı. Basamakları birer birer indim. Yavaşlık mühim bir husustur. Bu konuda çok düşündüm bunun bir felsef…Tamam kabul Kundera’nın Yavaşlık’ını okuyunca üşengeç bir insan olarak çok işime geldi ve ben de yavaşladım. Bakkala gittim. Safiye Teyze’den bir ekmek aldım. Ekmek her zamanki gibi çok iyi değildi lakin fırın çok uzaktaydı. Ekmeğin parasını akşama vereceğimi söyleyip çıkmıştım. Apartmanın kırk yıl öncesinden kalma kapısına doğru ilerliyordum. İşte tam burası, babamın ilk kez zuhur ettiği yer.

 

   Babam uzun süredir peyda olmuyor. Galiba son tartışmamızda bana biraz bozuldu. Zira ben onun bilinçaltımından sızan bir kaynak olduğunu düşünürken o bir hayalet olduğu konusunda ısrarlı. Babama kalırsa ikindilerini romantik Fransız şairleriyle tavla atıp Türk kahvesi içerek geçiriyor. Bense ikindi vakitlerinde adet olduğu üzere günlük temizliği bitirmiş pencerenin altında, kaloriferin dibindeki babamın evladiyelik döşeğinde kitap okuyarak geçiriyorum. Baba, eğer sen bir ölüysen ve gerçekten zihnimde değil şu alemde peyda olarak bana görünüyorsan, bil ki biz senden daha ölü yaşayanlarız. Bizim memlekette nedendir bilinmez basma etek giyen bir kıza Sartre okumak yakıştırılmaz. Soğanların kavrulmasını beklerken çeviri yapan, saçları önüne düşmesin diye başına yazma bağlayan bir kıza gerçek bir entelektüel denmez. Biliyorsun ya baba, lisedeyken felsefeden geçer, sıfatlı notla sıyrılmıştım. Halbuki ben felsefeyi çok severim. On iki yaşımdan beri- yani yirmi bir yıldır- Sokratesle rüyalarımda muhabbet ederim, hatırladıkça ruhuna bi el fatiha gönderirim, Wittgenstein’ın azılı bir faşist olmasına üzülür ona en az iki fatiha gönderirim. Ama felsefe tarihinden hazzetmiyorum biliyorsun. Tarihler, yaşlar, zamanlar ve ölüm bana göre değil. Ahmet Hamdi söylemeseydi kesin ben derdim, yemin ediyorum ki ben derdim: “Ne içindeyim zamanın/ Ne de büsbütün dışında./  Yekpare geniş bir anın/ Parçalanmaz akışında.” İşte bu yüzden baba, ben senden daha ölü bir ölüyüm, sense benim zihnimde ve kalbimde daima diri kalacaksın. Yani tamam kabul, ölüsüzlüğün sırrına eremedin. Ölümsüzlüğe ölmeyerek ulaşmayı düşünmemiz gerek merhum yazarın dediği gibi. Sen de bu konuda pek iyi değildin. Senin en güzel yanın baba, benim karşısında titrediğim her düşünce karşısında gelincik tarlası görmüş gibi gülümsemendi. Senin bir albay olduğunu göz önünde bulundurarak on dört yaşımda karşına geçip tir tir titreyip sana militarizmden hiç hoşlanmadığımı ve bunu artık içimde tutamadığımı söylediğimde uzanıp yanaklarımdan öpmüştün. Bütün birikimini çocuklarının okumasına adadığın halde sana deli gözüyle bakan bir eşin, her sözünü ve hareketini saçmalık olarak görüp okumamakta ısrar eden bir oğlun ve üşengeçlikten okumayan bir kızın vardı. Kısacası hayat senin için kısa çaplı bir felaketti. Aynı Raif Efendi gibi. Aslına bakarsan baba, sen öbür tarafa ani geçiş yaptıktan sonra uzun süre arkanda bıraktığın bir siyah kaplı eski defter aradım. Senin de kesin bir gizli kalmış aşkın olmalıydı ve ömrünü bu aşkın ızdırabını çekerek geçirmiş olmalıydın.

   Siyah kaplı defterden ümidimi kestiğim bir günde senin evladiyelik döşeğinin pamuklarını kabartmak için söktüğümde o defteri buldum.

Beni gene şaşırtmıştın baba çünkü bu defterin içinde ne bir aşk hikayesi, ne bana verilmiş öğütler ne de anlamlı sözler vardı. Defterin içinde benim ve Uğur’un doğdumuz günden itibaren sıra sıra çekilmiş fotoğrafları yapıştırılmıştı. Annemin huyunu bildiğinden mi böyle yapmıştın baba? Her taşınmada her eski atılırdı. On yıla bir koltuk takımı değiştirilirdi, anılar çöpü boylardı, böylece ev tozdan arınırdı.

Nasıl katlandın baba? Bu kadar sevmediğin ve seni de sevmeyen insana bunca yıl nasıl katlandın? Tüm bunlara katlanma sebebin o kırmızı kaplı kitaptaki profesör gibiydi belki de: ince bilekleri üzerinde uçuşan elbisesiyle bir genç kadın.

 

Bak aklıma gene senle iglili düşünceler üşüşüyor. Annem sen öldüğünden beri helvaya tarçın dökmüyor.

 

 

Mayıs 29, 2012
1 yorum
Anonim sordu: şarkı söylerken kadının ağzı ''şapurduyor'' hiç sevmem!

tek kusuru o olsun. hüsnü arkan da bikaç şarkıda seviiyorum yerine sefvfviyoruum diyor mesela fark ettiysen.

Mayıs 28, 2012
6 yorum

Olaylar iki genç kızın gece sıkılmasıyla başladı…

Dolaş
« Geçmişe 28 sayfadan 1. sayfa
Hakkında